8 Ocak 2012 Pazar

Adresi Olmayan Kelimeler..



“Ne düşüneceğimi ne bileyim yahu, sorma bana!” dediler bir gün size…

Ne anlayacaksınız bundan?

“Sen bilmeyeceksin de ben mi bileceğim” mantığı dışında, ne hissettirdi size?

Televizyonlardan binlerce kelime çıkıyor, beynimize çakılıyor;  öyle çok konuşuyoruz, öyle çok sözler dinliyoruz.. hatta  o sözleri “kopyala-yapıştır” yapıp sayfalarımızda paylaşıyoruz ki, adreslerini bulmadan anlamsız kalabalıklar şeklinde uçuşuyorlar etrafımızda.. “An”ı rahatça anlatır paylaşabilirken, duygu dilimiz silinip gidiyor bazen hayatımızdan.
Ne de olsa “an”,  çoğunlukla insanlar arası iletişimi içermeyen şeyleri ifade ediyor.

Bırakın, yaşanmışlıkları ve yaşanabilecekleri kapsayan gönül dilini; “an”ı anlatırken bile kelimleri azalta azalta tek harfe sokar olduk. Kuşkusuz bu sadece bizde değil, dünyanın pek çok yerinde de böyle. İngilizce “you” sözcüğü çoktan “u” halini almış örneğin.

Duygularımızı en son ne zaman kelimelerle biçimlendirdik?
En son ne zaman, biçimlenmiş halleriyle, birileriyle paylaştık?

Yukardaki cümleyi ben söyledim. Dedim ki : “Ne düşüneceğimi ne bileyim yahu, sorma bana!”

Azarlar gibi adeta..
Ama daha çok mesafe koyar gibi.. “sorularla yaklaşma!” der gibi. Bir sorumluluktan kaçar gibi… “Sınırını bil!” der gibi.. Paylaşımdan kaçar gibi..
Ama hiç kendini anlatır gibi değil.

Oysa, soru korkutmuştu beni. Panik olmuştum, cevabı üzerine düşünmekten bile kaçmıştım. Bu cümleyi savurdum.

Ve incittim.

“Bunu şu an düşünemiyorum” ya da “gerçekten bilemiyorum” olamaz mıydı, cevabı?

Olabilirdi ama idmansızlık sanırım. Hem düşüncede, hem de pratikte..

“Ben” diliyle konuşmak da bir iletişim, paylaşım idmanı gerektiriyor bence..
Aynı zamanda bu durum; hayatı, hayatın askeri gibi yaşadığımızın, öznesi olduğumuzu unuttuğumuzun da bir yansıması. 

Hayatın öznesi gibi düşünmediğinizde, cümlelerin de öznesi olmuyorsunuz.

Ve cümleleri “ben” diliyle konuşmak yerine; sınır çeken “sen”,  “sorma”, “yapma” ile konuşmaya başlıyorsunuz.  Kolay belki ama yapıcı değil, empatik hiç değil.

O halde cümlelerde öznelerin yerini değiştirerek  başlamalı işe:

Bu söz, “bende bu etkiyi yaratıyor” gibi..
Bu tavır, “bu hisleri uyandırıyor” gibi..
Benim düşüncem, “şu” gibi.

Kendimizi dolaysız ne kadar çok ifade edebilirsek, o kadar çok anlaşılır ve anlayan olacağız sanırım.

Hem, cümlelerin öznesi olmak; bizi, hayatın da öznesi haline getirir belki, kimbilir?